Gurbet Gişesinde Bir Kürdilihicazkâr

09.09.2026
Gurbet Gişesinde Bir Kürdilihicazkâr - Murat Ozan Avcı

Gurbet Gişesinde Bir Kürdilihicazkâr

Murat Ozan Avcı

Şişede durduğu gibi durmayan o zehirli gecenin şafağında,
Baş ağrılı bir sabahtan çaldığım son cesaretle,
Kaderin o kör gişesine dayamıştım göğsümü.
Avucumun ayazında titreyen o paslı yalnızlıkları uzatıp,
“Ağabey,” demiştim, “bu parayla hangi memleket olur?”

Bir infazın eşiğinde, bir merhamet şakası gibi;
“Bu parayla tuvaletin eşiğinden bile geçemezsin ama…” diye başlayan
O meçhul makasçının açtığı gizli raylardan,
Kendimi gurbet denilen o dipsiz uçuruma fırlatmıştım.
Daha hayatın alfabesini sökmeden,
O sürgün katarının ilk vukuatıydı bu.
Küçüktüm, bir çakıl taşı kadar cılızdı gölgem…
Sokaklarda tozlu bir topun peşinde koşmadan,
Açlığın o gurultulu sessizliğini ezberledim evvela.
Üşümeyi öğrendim; ayazın, tenimi bir bıçak gibi işlemesini.
“Var” kelimesinin o şatafatlı tahtına hiç oturmadığımdan,
Yokluğun o gri, o sıradan hırkasına sarınmayı bildim.
Zaman aktı, avucumdaki o paslı kazıntılar çoğaldı,
Sayılar büyüdü, cüzdanlar ağırlaştı ama yollar daha da uzadı.
Bir şehir, bir şehir daha derken, haritalardan sökülen yüzlerce kent…
Ve her kentin kuytusundan hayatıma sızan yüzlerce yabancı yüz.
Ve lakin, ne kadar büyürsem büyüyeyim,
Gözlerimdeki o hırçın nehrin, yanaklarımdaki o aşina uçurumuna
Bir tek bent, tek bir baraj çekmeyi başaramadım.
Ben hep kendi içimin yağmurlarıyla yıkandım,
Dünyanın çamuruna inat, sırf bu yüzden hep çocuk, hep temiz kaldım.
Doğduğumuz ana karnını,
Bir “ağaç kovuğu” sanıp bizi köksüz belleyenlerin kumpaslarında yürüdüm.
Onların o zarları hileli oyunlarında,
Kaybettikçe içindeki cevheri kazanan bir simyacı gibi geldim bu yaşlara.
Ve o çarkların arasında semiren düzenin o cüce adamcıklarına,
Tükürecek iki çift zehirli lafım hep asılı kaldı dilimin altında.
Oldu da… Bu kez içimdeki rüzgârın yönü bambaşka sanki.
O soğuk gişeye çocukluğunu uzatan o çocuk,
Şimdi içimin bir kuyusunda, sessizce kelimelerini gömüyor.
Hezimetin ve zaferin o soğuk terazisine hiç vurmadığım bu ömür,
İlk defa bu kadar küf kokuyor, ilk defa bu kadar berbat geliyor ruhuma.
Bu son yenilginin külleri değil üzerimdeki, biliyorum,
Yarını görebilirsem, bu ilk zaferim de olmayacak.
Amma yoruldum mu ne? Bu diz kapaklarımdaki sızı başka…
İlk defa, o dik başlı mağrurluğumu bir kenara bırakıp,
Dudaklarımın kenarıyla “yeter!” şarkısını üflüyorum geceye gayrihtiyari.

Madem ki raylar bitti, madem ki ışıklar söndü sahilde;
Bırakın, başlasın ruhumun o en koyu Kürdîlihicazkârı:

“Bitmez tükenmez bu dert, ömür diyorlar buna,
Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse suda.
Gönlüm uyusun sesinde, gel dokunma şuna,
Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse suda…”
Edebi Blog Seçkisi
Share